Browse By

Gavur Çiğdemi

Evlerin ıssızlaştığı, nüfusun azaldığı, büyük-şehre çalışmaya giden oğlanların ve başka yerlere gelin olmuş kızların bir daha pek uğramadığı bir köy burası. Ekili araziler azalmış, koyun ve sığır sürülerinin zahmetine katlanan ailelerin sayısı bir elin parmaklarından daha az. Tarlaların bitiminde başlayan alçak tepeler, tepelerde top top kevenler, yalangılar, sakızlık kengerler ve çiğdemler… Git gide azaldıkça öğrenciler, ilkokul kapanmış, taşı-malı eğitim dedikleri sistemle köydeki yavru be-belerin ruhları kalabalık ilçe okullarına aktarılıyor. Çocukların bedenleri taşınmış ancak ruhları köyle-rinde kalmış. Minaresi sonradan yapılmış betonar-me bir camii. Bahçe dışına kondurulmuş kesme taştan bir musalla. Caminin güneye bakan yama-cında eskiden kalan ardıç bir hezen duruyor. Köy-de kalanların ve yaşlıların en çok da kış zamanları toplandıkları mekan burası. Çoğu ezberlenmiş yol-culuklar: ev, köy, hayat, cami, musalla. Mezarlığı bile sakinlemiş. Artık çoğu kimse ölenini yaşadığı yere gömüyor, bayramda ramazanda gidilmez diye Fatihalamaya. Arada bir düğünlerde ve yaz zaman-larında kalabalıklaşır köy meydanı. Toprakla ahdi-ni unutmamış şehirde oturan üç beş kişi hasret gi-derir iğde ağaçları, dut kurusu ve üzüm bağlarının taze ışgınlarıyla. Toprak mahzun, dut ağaçları unu-tulmuş, servilerin rüzgârda oynaşan yaprakları da-ha bir hüzünlüdür. Dağlar yiğit çobanlar bekler, buğday tarlaları bağrı pişmiş adamlar, harman yer-leri taş çeliği oynayan çocukları bekler. Gelir mi eski günler bilinmez. Zor görünür rahat yaşamak ve hazır yemenin mayıştırdığı insanoğlunu burala-ra toplamak.
Nerede bu hikayenin kahramanları? Kim çıka-cak kapıdan, nereden bir korna sesi duyulacak, hangi bacadan bir meşe odunu dumanı yükselecek, hangi kümesteki horoz uyandıracak tarlaya gide-cek köylüleri?
Sobaların yanmadığı, horozların ötmediği, ekinlere yağmurların yetmediği bir zamanda bir eski Toros yanaştı caminin yanına. Direksiyonda köyün yabancısı olduğu anlaşılan, kilolu orta yaşlı bir adam. Ağzındaki sigarayı içmiyor adeta ısırı-yordu. Etrafta bir canlı, bir insan karartısı aradı. Onları caminin avlusundan takip eden dokuz on yaşlarındaki çocuğa el etti, beri gel diye. Koşa ko-şa ve korka korka geldi sarı bir çocuk. Gel baka-lım, gâvur çiğdemi, senin adın ne? Adı mı ne? Koydun ya adını: Gâvur Çiğdemi. Artık bundan sonra Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin olmuş ne fark eder. Adını koyup yapıştırdın alın yazısına. Ad, insanın boynunda asılı kader gibidir. Ölene kadar silinmez izi. Muhtarın evi nerede evlat? Karşı obada emmi, öte geçede, dedi çocuk bir so-lukta. Kumlu yoldan ilerledi Toros karşı obaya. Çocuk evde uzun uzun gâvur çiğdemini düşündü. Çiğdemi biliyor da gâvur çiğdemi de neyin nesi? Yemediği, koklamadığı hatta hiç duymadığı bu çiğdem nasıl bir şeydi? Baharda çiğdemlik tepesin-de arayıp bulacaktı adını yeni duyduğu bitkiyi. Merak da ediyordu bu bitkinin ona ne kadar benze-yip benzemediğini. Düşündü durdu.
Cumali’nin oğluydu. Cumali kim? Cumali, akrebi ve yelkovanı olan ama zamanı göstermeyen bir saat gibi. Duruyor, halinden de pek şikâyetçi değil. Hükümeti eleştiriyor ara sıra, eğitim sistemi-ni de beğenmiyor. Altmış yaşlarında, kumral yüz-lü, tıknaz, kirli sakallı. Bir rivayete göre damatlık günlerinden kalma boz takım elbisesiyle, kaçak tütün tabakası, ve ahşap emziği kuka ağacından otuz üçlük tespihiyle adeta bütünleşmiş gibi. Çalış-mayı oldu bitti sevmez. Ekini kurur, damı uçar, çocukları sınıfta kalır, evde erzak biter umursamaz. Ama gene de mucizevî şekilde geçirir kışı. Kışın kar kaplar evin yolunu Cumali’nin kemiği sızla-maz, Yazın milletin başı kaynar güneşin altında, Cumali’nin ciğeri dağlanmaz ki kalksın işe koyul-sun. Kışın sobasında çay suyu hiç eksik olmaz. Keyfin nihavent makamında gezinir sürekli. Demli içer çayı. Kaçak Seylan çayı içilirmiş, Rize çayı hafif gelirmiş, Sigarasız çay bozar Cumali’nin fi-yakasını. Odunu biter Cumali’nin, sağda solda ku-ruyan söğüt kavakları Cumali için ayrılmış sanki. Bir sabah veya gece yarısı operasyonuyla o kışı da sıcak geçirmeyi bilir. Bir odun kırması vardır ki evin önünde, görülmemiştir böyle bir keyif. Hafta-larca bekler asilzade kütükler. Sonra keyfi âlisi tensip buyurursa baltayı alır eline. Bir tarafta kırıl-mayı bekleyen kütükler, diğer tarafta çaydanlık demlik takımı. Eski bir teybi var onu da hiç ayır-maz bir iş yaparken. Bir iş yaparken dedikse ayda yılda bir geçim derdi son raddeye gelince. Eski teypte Dilberay, Halit Arapoğlu, Ali Nurşani döner durur. Uzanır Osmaniye Maraş Gaziantep. Barak havaları boy boy dizilir. Dile gelir dağ taş kurt kuş.
mayı bekleyen kütükler, diğer tarafta çaydanlık dem-lik takımı. Eski bir teybi var onu da hiç ayırmaz bir iş yaparken. Bir iş yaparken dedikse ayda yılda bir geçim derdi son raddeye gelince. Eski teypte Dilbe-ray, Halit Arapoğlu, Ali Nurşani döner durur. Uzanır Osmaniye Maraş Gaziantep. Barak havaları boy boy dizilir. Dile gelir dağ taş kurt kuş. Balta, balta oldu-ğunu unutup efkârdan sarhoş olur Cumali’nin elinde. Yarım saat çay ve sarma sigara molası. Bir saat son-ra bir daha. Böyle güzel bir hayat. Cumali’nin be-bekliğinde Ağustos Böceği İle Karınca masalıyla büyüdüğü söylenir. Ağustos böceği Cumali’dir, ka-rınca da rahmetli karısı. Karınca çekip çeviriyormuş evi barkı. İki de bir ikinci hanımı yani dağlı kadına esip gürler, gururunu kırdığı da olmuştur zavallının. Lokma düşmanı der, ona. İş bilmez kokmuş avrat, der. Kurban ol eski avradıma. Eski karısını övermiş sağda solda. Övülmez mi kış soğuğunda buğday al-maya gittiği karınca? Söylemeyi unuttuk, Cuma-li’nin hanımı yıllar önce ölmüş, Aynı yıl Cumali, uzak bir köyden dul bir kadınla ikinci evliliğini yap-mış, ondan da birkaç çocuğu olmuştu. İkinci hanı-mından çocuklarının en büyüğüydü muhtarın evini tarif eden, sarı çiğdeme benzeyen çocuk. O da taşı-malı olarak ilçede okuyor, evde olduğu zamanlarda bilyeli araba sürüyor bir de camide genç vekil imam Ömer Faruk ile caminin işlerine yardım ediyordu. Ateş parçası bir çocuk. Bir halı süpürgesini eline alı-yor, bir caminin bahçesindeki ağaçları suluyor, min-berin mihrabın tozunu alıyordu. Ömer Faruk’u bek-lerken ses cihazının mikrofonunu alıyor, tam asıla-cak ince sesiyle bir ezan, bir selâ, cesaret edemiyor, olabilecekleri kestiremediğinden bundan vazgeçiyor-du. Ömer Faruk. Taze bir delikanlı. Lise mezunu. Bekâr. Kıvırcık saçları ve biçimli sakallarının arasın-da kalan mütebessim yüzüyle hemen canı kaynayı-veriyor insanın. Yarım hafız. Kışın altı yazın üçe düşen cemaati olan bu camiye geçen sene ilçeden gelmiş, alışıvermişti buraya. Köyde kalmıyor, ilçe-den her sabah ezandan önce elektrikli motoruyla ge-liyor, günün sonunda yatsı namazını kıldırıp dönü-yordu. Çiğdem çocuk, Ömer Faruk’un adeta eli aya-ğı gibiydi, caminin ufak tefek ihtiyaçları için evlere gidiyor, vakit namazlarından özellikle cuma nama-zından önce caminin içini süpürüp dışında da mıntı-ka temizliği yapıyordu. Bazı zamanlarda ise bahçe hortumunu abdesthanenin musluğuna takıp ağaçları suluyordu. Ömer Faruk, ona hayran gözlerle bakı-yor, sen tam bir vakıf adamısın koçum, diyordu. Ço-cuğun adları çoğaldıkça aklı karışıyordu. Gâvur çiğ-demleri büyüyünce vakıf adamı mı oluyordu. Bir gün çocuk, Perşembe gecesi yatsıdan önce Cuma selâsını okudu, terler içinde kalarak. Köylüler çıka-ramadı bu meçhul taze müezzinin kim olduğunu. Sonraki bir gün Ömer Faruk Hoca, bir ikindi vakti müezzinlik yaptırdı. Kâmet getirdi, tesbihat yaptırdı utana sıkıla. Bir cuma günü ezan okuyup tamı tamı-na bir müezzinlik yapacaktı ki Mızraklı İlmihal ve Karadavut mezunu bir amca, alıverdi mikrofonu elinden çocuğun. Dur hele, dağlı avradın oğlu, gâvur çiğdemi kafalı, çocuk oyuncağı mı bu işler? Daha tumanını çekemeyen geçer mi müezzin mahfiline? Hiç sesini çıkarmadı çocuk. Gözleri doldu doldu bo-şaldı. Tumanına baktı, düşmemişti. Minbere yürü-yen Ömer Faruk’la göz göze geldi. Ömer Faruk üzüldü, çocuk müezzin mahfilinde eridi, küçüldü, ufacık kaldı. Namazdan sonra hiç konuşmadı çocuk. Öylece ayrıldılar Ömer Faruk’la. Bir akşam çocuk, ben büyüyünce hoca olacağım, yüksek yerlere çıkıp insanlara iyi, yarayışlı şeyler anlatacağım, dedi ana-sına. Dağlı kadının gözlerinin içi güldü bunu duyun-ca. Bak kardeşlerin var, onlara da göz kulak olursun hem de, dedi. Henüz dünyadan habersiz küçük yeşil gözlü çiğdemler, anasının eteğinin kenarında dolanıp durdu. Bir akşam namazı çıkışında Ömer Faruk’a bir sordu çocuk: Gâvur çiğdemi ne demek hocam? Gü-lümsedi Ömer Faruk, Çiğdem zamanlarında küçük kafalı, sarı renkli ve tadı acı olan çiğdemlere denir, dedi. Toplanmaz, heybeye konmaz, kaynatılıp yen-mez. Çocuk, uzun uzun düşündü, yavaşça mırıldan-dı: Çiğdemliği, sarılığı güzelmiş. Acılığı da Allah yaratmış, mahlûktur sonuçta. Gâvurluğu biraz ağır geliyor Müslüman adama. Nasıl, dedi Ömer Faruk. Sustu çocuk, sarı çiğdem yalnızlığında. O akşam ço-cuk, dağlı anasının kucağında uyudu. Rüyasında bü-yümüş sarıklı cübbeli olarak iyi, yarayışlı şeyler an-lattı kürsüde, minberde. Ömer Faruk da dinleyiciler arasında oturmuş ona gülümsüyordu. Sonra köyün alçak tepelerinde çiğdemler eşti, toprağını çırptı, doldurdu ceplerine. Bütün cepleri çiğdem doldu. Sa-rı ve küçük çiğdemler aradı gözleri, aradı, aradı, bul-du sonunda. Isırdı kafasından. O da ne? Acı değildi bu çiğdemler. Sonra bir daha, bir daha. Ardından düştü, ayağı takıldı bir yalangıya. Ceplerinden bütün çiğdemler döküldü. Aradı bulamadı hiçbirini. Sadece bir tane çiğdem kalmış cebinde. O da küçük bir gâvur çiğdemi. Anası üstünü örterken uyandı. Eliyle ceplerini yokladı. Çiğdemden eser yok.
Kasım/Aralık 2020
Sayfa 15
Anası üstünü örterken uyandı. Eliyle ceplerini yokladı. Çiğdemden eser yok.
Günlerden bir gün Ömer Faruk, hastalandı gelmedi köye. Çocuk, sildi süpürdü dört bir yanı. Müez-zin mahfilinde ses cihazıyla mırıl mırıl prova yaptı. Oradaki askıda duran sarık ve cübbeye takıldı göz-leri. Giydi ucu yerlerde sürünen cübbeyi. Gözlerine kadar inen sarığın içinde kafası kayboldu adeta. Bunca zamandır Ömer Faruk Hoca’dan, camideki kitaplardan, okuldaki din kültürü öğretmeninden, takvim yapraklarından ve yaşadıklarından epey bir öğrenmişti. Aldı mikrofonu başladı konuşmaya:
“Muhterem Müslümanlar, bugünkü hutbemizin konusu çiğdemler. Yunus Emre ne demiş, yaradıla-nı severim, yaradandan ötürü. Kıymayın bitkilere. Hepsi mahlûk değil mi. Sapına bakıp tatlı sanarsınız yakar içinizi. Acı deyip atarsınız bilinmez kıymeti tatmayınca. Bir de her tohumu, canlıyı adıyla çağır-malı, sonra yapışır sırtına, gider onunla mezara. Ayırmış mı peygamber, Türk’ü, gâvuru, Arap’ı Acem’i? Çiğdemler kardeştir. Yatar koyun koyuna.
Muhterem Müslümanlar, Müslüman olun. …”
Ertesi gün köye gelen Ömer Faruk’un yolunu kesti birkaç köylü: Hocam hayırdır, Cumali’nin vele-dini hani şu dağlı kadının oğlunu vekil mi tuttun yerine? Dün öğlen Cuma, bayram namazında gibi hut-be okudu bütün köye. Bir de bize Müslüman olun, demez mi densiz? Camiyi panayıra çevirdiler garda-şım, dediler. Ömer Faruk Hoca, gülümsedi köylülerden saklayarak:
Baraj kapaklarını açma zamanı gelmiş. Çiğdem hocanın bir bildiği vardır. Olmalıdır bir hikmeti, dedi. Anlamıştı ki cami hoparlörü açık kalmış, tüm köye duyulmuştu çiğdem hocanın hutbesi. Köylüler, Ömer Faruk’un dediğinden hiçbir şey anlamadı, birbirlerine bakıp döndüler iş güçlerine. Cami avlusun-da duvarın üstünde Ömer Faruk’u bekliyordu çiğdem hoca. Ömer Faruk, gülerek sordu: Ya hu dün bil-gisi çok derin, nefesi kuvvetli bir hoca, bizim camiden öyle bir hutbe vermiş ki dillere destan, insan, canlı, bitki tüm mahlûkat kulak kesilivermiş. Var mıdır bildiğin gördüğün? Çiğdem hoca, utandı, sıkıl-dı, ayaklarını iç içe geçirip taş duvarın kovuklarında gezdirdi. Gülümsedi sonra:
Eee Ömer Faruk hocam, gâvur çiğdemi bile kırk yılda bir tatlı çıkıyorsa çocuklar da bir kerecik hoca oluversin.

Ahmet Şevki Şakalar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir