Browse By

MEVSİM VE İNSAN

Tabiatın mevsim döngüsü ve bu döngü içerisinde doğanın evrilmeleri en çok insanın ömür serüvenine benzetilse yeridir.

Bütün kainatı kıpırdandıran ilkbahar doğum ayıdır; Yüklü bulutlardan usul usul inmeye başlayan yağmurlar hızlanır, çoğalır. Nihayet tohumlar toprağı çatlatıp başlarını yeryüzüne uzatırlar ve gün ışığından kamaşan gözlerini oğuşturarak şaşkın/tedirgin bakışlarla kendilerine biçilen rolü oynamak üzere varlık sahnesine adım atarlar. Tabiat önce yeşilin en koyu tonlarına bürünür; sonra ağaçların çiçeğe durması, dalların gökyüzüne doğru uzanması, başakların oluşmaya başlaması, çiçeklerin tomurcuklanmaya başlayıp yer yer de açmasıyla rengarenk ve doyumsuz tablolar resmeder her yamaçta.

İnsan için de ömrün doğum ayıdır ilkbahar. Yokluk aleminden varlık alemine geçer; ete kemiğe bürünür, insan diye görünür. Büyür, gelişir, yürür, konuşur. Ömrün ilkbaharında insan; masumiyetin doruk noktasında, çocukluğun renkli ve esrarengiz dünyasında/hülyasındadır.

Güneşin saltanatı güçlendikçe filizler olgunlaşır, tomurcuklar tümüyle açar, buğday tutan başakların rengi sarıya doğru evrilmeye başlar. Tabiat yaza doğru giderken insan da gençlik dönemine adım atmıştır. Ömrünün baharının bu son dönemleri kanının en taze, en deli, en hızlı ve en güçlü aktığı dönemdir. Tıpkı nehirlerin bu yaza geçiş evresinde en coşkulu aktığı gibi.

Sonra güneşin bütün ışıklarını en keskin haliyle cömertçe yeryüzüne yansıtan yaz mevsimi kapıyı çalar. Bulutlar rahat bırakır güneşi, arada bir uğrar olurlar gökyüzüne. Başaklar olgunlaşıp eğilmeye başlar. Açan tüm çiçekler meyveye durmuş, ağaçlar en ihtişamlı kostümlerini kuşanmışlardır.

Ve insan; o da ömrünün yazında aklen ve bedenen olgunlaşmış, altın sarısı başaklar gibi yükünün etkisiyle eğilmeye başlamış, kendisine bahşedilen güç ve kuvvet bu kemal mevsiminde aklına ve fiziğine oturmuştur. Maddi ve manevi, fiili ve fikri üretkenliği artar.

21 haziran en uzun gündür yıl döngüsünde. Yaz mevsiminin zirvesi olan bu gün, belki insan için de kemalin zirve noktasıdır. O noktadan itibaren nasıl ki günlerin boyu kısalmaya başlar; insanın da gölgesi uzarken vakti azalmış, doruk noktadan iniş serüveni başlamıştır. “Yokuş aşağı” olgusunun eşyayı hızlandırdığı gibi akrep ve yelkovan da adeta daha bir telaşla dönmektedir. Hayatın yön işaretleri kemalden zevale çevrilir. Hücrelerin büyüme, gelişme süreci durmuş, bilakis küçülme ivmesine girmiştir artık. Yokuşlar düze dönmüş, yollar inişe geçmiştir. Tıpkı güneşin saltanat zirvesinden usul usul aşağılara kayarak ziyasının tesirinin azalması gibi.

Ve sonbahar kapıdadır hüzün kokulu entarisiyle. Rüzgarlar sıkça arzı endam etmeye başlar tabiatta. Güneşin göz kamaştıran saltanatı sarsılmaya başlamış, gökyüzünde bulutların gittikçe güçlenen hakimiyeti hissedilir hale gelmiştir. Sağanak halinde inmeye başlayan yağmurlar da bu hakimiyeti güçlendirme gayretindedir.

İncinen, zayıflayan, rengi sarı-kızıla dönen yapraklar, etraflarında her gün toprağın bağrına düşen onlarca kardeşlerini, yoldaşlarını gördükçe enikonu hüznün sarı-sıcak iklimini yaşarlar. İyice kuvvetten düşen narin elleriyle, anne şefkatiyle kendilerini sarmalayan dallarda sonbahar rüzgarlarına son direnişlerini sergilerler. Nihayet güçleri biter; tıpkı parmaklarının ucuyla uçurumda bir dala tutunan insanın takatinin tükenip son parmağının da tutunduğu daldan sıyrılması gibi anne kucağından kopup, yer yer aralarında henüz tam sararmamış yeşil renkli kardeşleriyle örtülü toprağın müşfik zeminine düşerler birer birer.

Gün döngüsü içinde ise vahyin “asr vakti” şeklinde tasvir ettiği dönemdir bu dönem. İnsan, bu mevsimde, yani ömrünün sonbaharında bir başka melallenir, gamlanır. Zevali daha çok hatırlar. Öyle ya; ömründen bir koca yıl daha düşmektedir zaman değirmenin dişlileri arasına, birkaç çizgi daha farkettirmeden konmuştur yüzünün muhtelif kıvrımlarına, iniş hızlanmış, yolun sonu adeta görünür olmuştur.

Ve kış mevsimi boy gösterir kapıda. Ellerinde buzdan bezirganlar, sırtında temelli geldiğini gösteren yüküyle. Güneş kayıplardadır artık; arada gösterse de yüzünü o yüz artık yerin yüzünü ısıtmaktan uzaktır. Isınmaktan uzaklaştıkça üşüyen çiçeklerin, ağaçların, nebatatın teni nihayet kar motifli giysilerini kuşanır ve teslim olurlar kışın hakimiyetine. Tabiat belki de, dış dünyaya sergilediği muhteşem manzaralardan habersizce kendi içinde bu yenilginin yaralarıyla ayakta kalmaya çalışmaktadır.

İnsanoğlunun ise bir tedirginlik, bir telaş kaplar ruhunu ömrünün bu son mevsiminde. Kimi bu dünyaya daha çok bağlanmaya ve “bir daha mı geleceğiz” mantık örgüsüyle tüm sınırları kaldırıp hesap günü fikrini bilinçli bir şekilde zihninden kovalayarak fütursuzca yaşamaya, kimi de yüzünü kaçınılmaz menzil olan ahirete ve hesap gününe döndürmeye vesile kılar bu tedirginliği ve telaşı. Hücreler iyiden iyiye küçülmüş, vücudun çeşitli bölgelerinden verilen zeval sinyalleri çoğalmaya ve sesini yükseltmeye başlamıştır. Tekrar yokuşu olmayan bu seyrüseferde artık aşağı doğru iniş hızı iyice artmıştır. İşte tam bu noktada tabiat ile insanın farkı çıkar ortaya. Kışın tahakkümüne boyun eğerek beyazlar altında derin bir uykuya dalan tabiat, bu durumu kabullenerek yeniden diriliş için önündeki ilkbaharı gözlemeye başlarken, insan ise ömür döngüsündeki bu mevsimin son mevsim olduğunun ayırdımındadır. Artık ne titreyen ellerine, ne sendeleyen dizlerine, ne de bulanmaya başlayan zihnine sözü geçer. Onun diriliş hikayesi bu dünyaya ait bir hikaye değildir artık. Burkulmuş hisleri, nemli ve elemli bakışları ve geride kalan bir ömrün hesabının ruhunu kemiren kaygılarıyla, gözlerini nevbahara değil çok uzak başka iklimlere çevirmiştir.

Mehmet OSMANOĞLU

One thought on “MEVSİM VE İNSAN”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir