Browse By

KÖYÜMÜN BİR GÜNÜ 1968

      İlkin horozlar öter köyümde art arda. Horoz bir tane olmaz, çilli horoz, ibikli horoz, kırmızı horoz sadece bir kaçı. Horozların ötüşüyle çapaklanan gözlerimi yer yatağındaki yün yorganın altında açtığımda ıdırık kapıdan gelen su satırlarının sesi yankılanır kulaklarımda. Daha anamı görmeden bacadan yekinen, bakır kazanda kaynayan malata çorbasının dans eden buharını görür, kokusunu alırdım. Sırasıyla bir gün malata bir gün herle arkasından setik veya bazen mısırlı bazen de bulgurlu sütlü çorba pişerdi. Benim yatağım genellikle ambarın önüne yazılırdı. Kimi zaman eskimiş tıların içine ayağımın girdiği olurdu.

      Güneş, Ellekler’in üstünden çıkar çıkmaz Çukurova Radyosu “Köyümüz Köylümüz” programından etrafa yayılan türkü sesleri de ovada yankılanmaya başlar. Bazen Bayramlar’dan, Culfalar’dan hatta Dişçekenler’den bile erken saatlerde radyo sesi duyabilirsiniz. Karadurdular ayrı bir köy gibi oradan ses değil kolayına haber bile gelmez. Bizim mahalle Yassıpınar Mahallesi. Genellikle ilk radyoyu Dalgın Ahmet emmi veya Karaküçük İbrahim emmi açar. Bekar Kasım enişte, komşumuz Kömür Bekir, Borulu Bayram, Gövce Ali, Kırbekir Musa ve Avşar emmi de erkenden kalkarlar ama pek radyo açmazlardı. Zaten köyde güneş doğduğunda uyuyan bulmak mümkün olmazdı. Bizim de radyomuz vardı ama öyle sesi çok açılmazdı.

      Anam her zamanki gibi daha biz uyanmadan, çobanımızın azığını çıkınlamış, satırlarla şıngır şıngır pınarın yolunu tutmuş olurdu. Hele ekmek yoksa çalı-çırpı toplar sacın altını yakıp, tandırda oklavayı alır ekmek açar, evreçle evire çevire sabah çorbasına ve azığa yufka ekmek yetiştirirdi. Arada bir de oklava veya evreçle elinde hangisi varsa ikide bir yanına gelen tavukları kişelerdi.

      İneği, danayı, düveyi ne varsa çoban alır götürürdü.  Camızlarımız varken anam henüz köy işlerine tam ısınmamıştı henüz çırak sayılırdı. Öküzleri de Ömer emmim kimseye güvenmez onlara özel bakardı. Koyunları çoğu zaman çoban güderdi ama bir dönem de ben güttüm. Dağa götürür ağaçlardan dal ve büveldek yedirirdik.  Çullukların güdülmesi, mısırların ve üzüm bağının ayılara ve domuzlara karşı beklenme işi Halil dedeme aitti. Anam da kundağı sırtına sarar, çapa ve yolma işlerine iştirak ederdi. “Başında gitmezsen el adamı iş yapmaz” derdi.

      Babamın yemenisi kolayına eskimezdi çünkü her gün kundurasını,  şayak pantolonunu giyer Göksu’nun yolunu tutardı. Ekmek parası diye giderdi ama ne getirdiğini belli etmezdi.

      Süyekten dikizlerdim her akşam babamın gelişini, eline bakardık bize ne getirdi diye. Hangi sebze ve meyvenin çıktığını babamın ilçeden getirdiği filelerden bilirdik. En sevdiğim yenidünya ve karpuzdu. Babam getirmese yenidünyayı, portakalı, mandalinayı bilmezdik. Şehre göçünceye kadar da muzla hiç tanışmadık, antepfıstığını ise çok sonraları tanıdık. O zamanlar çarşıya gidip bırakın sebze-meyve almayı kıyafet ve ayakkabı almaya bile gidilmezdi. Babam tahminen getirir olmazsa değiştirirdi, pek renk tercihimiz de olmazdı. Yılda bir defa pırtı almaya gidilirdi o kadar.

      Ben böyle yazınca köy hayatını o kadar da zor bellemeyin, bir takım kolaylıklar ve pratik çözümlerde vardı. Mesela bizim çöp kutumuz veya çöp tenekemiz yoktu. Hoş köyde kimsenin yoktu. Çünkü herkesin zibilliği olurdu. Artıkları, fazlalıkları, çer-çöp ne varsa örtmeden fıncıtırdık.  Hayvanların gübresine karışır giderdi.

      Hayvanlar hastalanırsa veya yonca yiyip şişerse ölmeden kesilir, birkaç gün etli yemekler yapılırdı. Misafir geldiğinde ise tavuk veya celfin kesilirdi.

      Avarlıkta hemen her ihtiyacımız bulunurdu. Bostan, domates, patates, kabak, soğan, havuç, yeşil fasulye, yeşilbiber vb. Ekşi elmaları kaynatır yerdik, kaynayan elmaların ekşisi giderdi. Dut olmazsa olmazımızdı. Yiyebildiğimiz kadarını biz de komşularda yer, bu arada dut köyde vakıf sayılırdı, kalanlarını da pekmez yapar kışa saklardık. Sararan erikler ve dibine dökülen elmalar doğranır, kurutulur o da kışlık kak olarak yerini alırdı. Bolluk ve bereket vardı, salatalık ve kabakların kabukları kurutulur, dut kurutulur, yeşil fasulye kurutulurdu. Kışlık zahirelik hazırlayamanlar fakir sayılırdı. Buğday hasadından sonra önce günlerce süren harman nöbetleri, arkasından değirmen günlerimiz başlardı. Kışlık un, bulgur, setik, yarma, malata ve tarhana hazırlamak için bir haftamız değirmende geçerdi. Zahireleri ambara yerleştirdik mi tabi malların samanlarını ve yonca kesini de samanlığa bastıktan sonra buyursun gelsin kış ve zemheri. Yine eksik kaldı tabi bir de kağnılarla günlerce çekilen kışlık odunlarımız.  Odunlarla birlikte gelen göbelekleri ve göbelekli bulgur aşını çok severdim.

      23 Nisanla birlikte köy okulları tatile girerdi. Genellikle de bayram törenlerine yağmur da katılır, bizi bir güzel ıslatırdı. Başımın ıslanması umurumda olmazdı da baharın gelişiyle giydiğim dıbıllarımın çamur olması canımı çok sıkardı. Bayramları severdim genellikle şiir okurdum. Birinci sınıf öğretmenim Reşit Bozkurt’tu Allah rahmet etsin öğretmenin namaz kıldığını ilk onda görmüştüm. Mehmetbey Köyü’nden atıyla gelir, giderdi.

      Tabi okul biter, tarla, bağ-bahçe, çobanlık başlardı. Biraz da hocaya giderdik. İlk Kur’an hocam Çangal Hoca’dır, Allah ona da rahmet etsin. Gerçi köyde hemen herkesin kız olsun, erkek olsun hocası oydu. Öyle gün boyu hoca olmazdı, bir okumalık, sonra herkes işine. İnek güderdim, inek baharın yekinen yeşil otlarını yerken çok mutlu olurdum, sanki kendim yiyormuş gibi sevinirdim. Azığımda bazen kuru üzümle ekmek, bazen patatesle ekmek, yeşilbiber, bazen de şeker sucuğu ve ekmek, tabi bu lüks arada bir yaşanırdı.

      Asiya anam kazankabıyı alır Sacmacaya, Halil dedem çulluk gütmeye, Ömer emmim kışlık saman, kes hatta bazen keven biçmeye gider, kışa hazırlık yapardı. Harman ve kışlık odun da onun işiydi. Harman süren geme oturmakta yine bize düşen işlerdendi. Çalışanlara su ve azık taşımakta öyle.

      Kömür Bekir emmi yakın komşumuz, kağnı ustasıydı, boş kaldığımda en büyük zevkim onu seyretmekti. Kağnının en zor yeri mazısı yani dingili sonra da tekerleri, hepsi ağaçtan sadece tekerlere demir çember geçirilirdi aşınmayı önlemek için. Mazı da yıpranmasın diye sık sık yağlanırdı, hem güzel öterdi.  Oku, göpü, boyunduruğu teferruat sayılırdı. Arada bir tabakasını çıkartıp tütün sarması da olmasa imrenilesi, dindar bir insandı Bekir emmi, onu da hacca gidince bıraktı.

      Komşumuz Osman emminin ailesi kalabalıktı, geçimlikleri biraz zordu, hanımı Nazlı teyze çok sıkıntı çekti, oğlu Ahmet ölünce sabahlara kadar günlerce ağladı. Osman emmi yabayı, anadutu, tırmığı, dirgeni, gemi, kağnısına yükler ekine, yoncaya bazen de harmana giderdi. Sonraları at arabasına terfi etti.

      Borulu Bayramın oğlu Bozuk Ramazan, sınıf arkadaşımdı ama herkesten geç okula başlar herkesten de erken bitirirdi. Onu bekleyen işler vardı. Çoban abasını giydi mi içinde kaybolurdu belli ki babasının abasıydı. Yamalı şalvar, kardeş lastiği ayakkabı elinde kaval öttüre öttüre koyun güderdi. Allah rahmet etsin geçenlerde vefat etmiş.

      Köye çerçi geldi mi kadınların ve çocukların bayramı olurdu. Ne satmazlardı ki, yiyecek, giyecek, oyuncak, alüminyum ve naylon eşyalar. Bize de horozlu şeker, bazen kıvrım tatlı. Çerçiler para olmadığını bildikleri için para etme ihtimali olan her şeyi alırlardı. Tavuk, yumurta, buğday, fasulye, demir vs.

      Evlerin içini mi merak ettiniz. Banyo denen şeyle biz yıllar sonra tanış olduk. Bulaşıklar cağ da yıkanır. Çocuklarda ayda bir burada yıkanabilir veya bakır teştte. Sonraları büyük naylon leğenler çıktı. Naylon leğeni koydun mu her yerde çimebilirsin. Evlik, örtme, ahır hiç fark etmez. Kadınlar çamaşırı “donluk” dediğimiz çamaşırhane de yıkarlardı. Her ay çamaşır yıka can mı dayanır buna! Kadınların ikinci kıyafetleri olmadığı için önce tekne de yıkanırlar, sonra pazen fistanlarını, şalvarlarını, varsa cepkenlerini ve şeşlerini yıkar yaş yaş giyinirlerdi.  Bulaşıklar da cağ da veya örtmede yıkanırdı. Abdest, leğen ibrikle her yerde alınabilir. Evin kızı veya küçüğü elinde peşkir bekler. Cağda abdest almak modernlik sayılırdı.

      Yaşlı kadınlar bir de başlarına fes takarlar, bellerine yağlık kuşak sararlardı. Bahçeye veya arada bir de olsa ilçeye gidecekleri zaman kazankabını kollarından sırtlarına geçirir öyle yola çıkarlardı.

      Yaz yağmurları hafif geçerse sıkıntı yok fakat bazen şiddetlenirdi, Anam damın akan yerlerine kap-kacak koyardı ben de damı loğlamaya çıkardım. En sevmediğim işlerden biri. Diğeri patoz önü çekmek, bir diğeri harman yeri süpürmek. Şimdi hatıralar bölümünde konuşması, yazması güzel.

      Tırpanla ekin biçmek, ot ve yonca biçmek ustalık ister. Ben yonca biçerdim ama ekin bana göre değildi. Hele örsün üstünde tırpan ağzı dövmek ve masatla bilemek hepten ustalık işi.

      Köpeklerde ailenin asıl üyesi sayılırdı, biz yemeğimizi yemeden onların yalı verilirdi. Savunma amaçlı takılan tasmalarıyla şıngır şıngır yallarını içerlerdi. Karo diye bir köpeğimiz vardı, iri yarıydı ama çok tembeldi.

      Bu günlerin geçmesini hep hayal ederdim, hayallerim gerçek oldu, eski gerçekler de hatıra oldu.

      O günleri yaşamayanlar bu günlerin kıymetini bilmiyorlar. Hayat zordu belki ama dostluklar pek güzeldi.

Yıldırım ALKIŞ

2 thoughts on “KÖYÜMÜN BİR GÜNÜ 1968”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir