Browse By

BU SIZI NEREYE DÜŞER

      Çocukluğumdayım. Yorgun bir semerin üstünde. Ayağım yere başım bulutlara yakın.  Bir rüya denizinin kıyısında. Sol yanımda çırpınan bir yüreği dizginleme telaşındayım.  Yazın müdavimi, köyün tiryakisiyim. Unutuluşun paslı dokunuşları tarafından esir alınan ama her hatırladığımda geçmeyen köz yaralarındayım.

      Yazın gelmesiyle birlikte köyde biteviye alışkanlıkların ortasında bulurdum kendimi. Her sabah tiz bir horoz sesi gece ve gündüzü birbirinden ayırır ve biz daha gün ışımadan uyandırılırdık. Gizli bir el tarafından evde iş bölümü yapılır ve herkes payına düşen sorumluğu yerine getirirken günler zamanın ipinden kopan tesbih taneleri gibi eksilip dururdu. Bereketin yaydığı huzurun sesi yükselirdi evlerden. Toprak cömert, insan cömert, yüreklerimiz tatminkârdı.

      Eğer bir köyde yaşıyorsanız sizin ya da kabilenizin lakabı üzerinize etiket gibi yapışırdı: Memiller, Şişikler, Farsaklı… Her kabilede ve her insanda bir lakap… Meşhur sözdür: ‘Yiğit lakabıyla anılır.’ Bize de Köseler diyorlardı.

      Söğüt’te, bağlarımızın bulunduğu yerde, Köselerin iki büyük ceviz ağacı vardı. Bu ağaçları her yıl sülaleden farklı bir aile beklerdi. Bekleme sırası kendine gelen aile ağaçların bakımını yapar ve meyvesini toplardı. O yaz sıra bize geldi. Cevizler iç tutmaya başladıktan sonra amcamla beraber ağaçları beklemek için Söğüt’e gitmeye başlardık.

      Güneş doğmadan ve da ortalık aydınlanmadan çıkardık yola. Yanımızda boz eşek. Sırasıyla binerdik. Köyün içinden bir gölge gibi sessizce süzülüp eski madene ulaşırdık. Madene ulaştığımızda Aktaşlı pınarı karşılardı bizi. Pınardan solumuza doğru yöneldiğimizde patika yolda bir saat sürecek olan bağ yolculuğumuz başlardı. Biraz ilerimizdeki yüksekçe yamacın kenarında bir yudum soluklandığımızda köy bütün mahmurluğuyla karşımızda arzı endam ederdi ama durmamamız gerekiyordu. Güneş yükselip sıcak bastırmadan cevizlere ulaşmak için adımlarımızı sıklaştırırdık.

      Bağların kenarından süzülüp Söğüt’te cevizlerin olduğu yere ulaşırdık.  Önce küçük bir mıntıka kontrolü yapardık. Akrep ve yılan korkusu dolaşırdı içimizde. Sonra cevizlerin altında yassı taşlardan ve çiriş yapraklarından oluşan oturaklarımızı düzenlerdik.

      Yerleşme işimiz tamamlanınca uçsuz bucaksız genişliği kucaklayan kınalı bir kayanın üstünde kendime yeni bir dünya kurardım. Karşı yamaçtan yankılanarak bize kadar ulaşırdı çıngırak ve kaval sesleri. Seslerin eşliğinde yamaca yorgun ve yitiğini arayan bir çobanın buluttan gölgesi düşerdi.  Yükü ağır kendi hafifti.

      Seslerin büyüsünden kurtulan bakışlarım köyün hemen yanından geçen ama buradan ince bir sızı gibi görünen karayoluna takılırdı. Her iki taraftan geçen arabaları sayarak payıma düşen zamanı tüketmeye çalışırdım.

      Güneş yükselip sıcak bastırmadan pınardan termosları doldurup gelmem gerekirdi. Patika yolda ilerlerken korktuğumu belli etmemek için ya bir türkü mırıldanır ya da kesik bir ıslıkla kuşlara eşlik ederdim.

      O zamanlar çeşmeler vardı hayatımızın merkezinde. Bir borudan süzülerek akan insanın toprağın ve suyun aynı özden yaratıldığını esen rüzgâra fısıldayan… Kurnası cömert, akışı bereketli, sesi huzur dolu…

      Sessizlik kaplardı dört bir yanımı. Huzur. Ağustos böceklerinin ezgisi emziriyordu yeryüzünü. Bilirdim ki bu ezgiyle incirler çatlayıp şirelenecek, cevizler iç tutacak,  narlar yarılacak ve tiyeklerden süzülen salkımlar mutluluktan mest olacaktı.

      Etrafımı kolaçan ederek yürüyordum. Tam pınara yaklaşmıştım ki: Birden olduğum yerde donup kaldım. Kara bir yılan önümden süzülüp tiyeklerin içinde kayboldu. Şaşkınlığıma eklenen bir korkuyla ürperdim. İçimin ürpertisi geçince sürekli sağımı ve solumu kontrol edip bidonları aceleyle doldurarak arkama bile bakmadan ceviz ağaçlarına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.

      Şimdi güneş tam tepemizdeydi. Cevizlerin serin gölgesinde de olsak sıcak bir el yüzümüzü okşuyordu sanki. Yassı taşlardan ve çiriş yapraklarından hazırladığımız yataklara uzandık. Ama her ihtimale karşı birinin uyumaması gerekiyordu. O da genellikle ben oluyordum.

      Amcam:

      -‘Uyursan ağzına yılan kaçar haberin olsun.’ diye söze başlayınca içimde fırtınalar kopardı. O andan sonra mümkün mü uyumak?

      Ben de kendime yeni bir uğraş aramaya başlardım. Kurumaya yüz tutan çiriş saplarından pervaneler yapıp rüzgârın yönünü bulmaya çalışırdım. Biraz hareketlenince pervanelerim dönmeye başlardı ve ben esmer gözlerimle gülerdim.

      Amcam biraz kestirip uyanınca çıkınlarımızı çıkarıp azıklarımızı açardık. Bulgur pilavı, domates, açık ekmek, yeşil soğandan oluşan yemeğimizi yedikten sonra köşelerimize çekilirdik.

      Güneş karşı yamaçlara doğru eğilmeye başlayınca cevizlerin etrafından topladığımız kuru odunları boz eşeğe yüklemeye başlardık. Ağacın sadece ağaç olmadığı zamanlarda yaşadım ben. Ağaç yük yük taşınıp ocaklığın etrafına toplanan horantayı ısıtır teknelerde yoğrulan hamurlarla bizi de pişirirdi. Sabahları bazlama, akşamları sıcak bir tas tarhana çorbası olarak bize geri dönerdi. Her şeyin üzerimizde hakkı vardı. Toprağın, suyun, havanın… Dahası: emanettik birbirimize.

      Gölgelerimiz kaybolup zamanın rengi solmaya başladığında cevizleri kendi yalnızlıklarıyla baş başa bırakıp düşerdik yola.

      Eve vardığımızda akşam siyah bakışlarıyla köyün üstünü örtmüş olurdu. Köyde sular pınarlardan ve bizim Çağgara dediğimiz yerden satırlarla getirilip çardağın kenarına büyük bir özenle yerleştirilirdi. Çağgara: çağlar öncesinden zihnimize bir bıçak yarası gibi kazınan çeşmemizin adıydı. Burası satırların sırlara yoldaşlık ettiği mekândı.  Burada bir borudan süzülüp akarken kâh mutlu bir haber kâh yanık bir türkü gibi savrulurdu su. Sular satırlara dolarken kızlar birbirine içini dökerdi. Çardaklarda sıkı arkadaşlar gibi yan yana dizilirdi satırlar. Satırlardan ırbıklara doldurulan serin sularla temizliklerimizi yapıp dedemin gölgesinde dinlenmeye çalışırdım.

      Ve akşam… Yorgunluk… Derin bir sükûnet hali… Saf bir asudelik kaplardı her tarafımızı.

      Her akşam yıldızların refakatinde küçük dama sererdik yataklarımızı. Ve Sükûn… Sessizlik… Yıldız kayması. Dut ağacının yapraklarının hışırtısı, derenin ninni gibi çağlayan sesi, dedemin duası ve tuttuğum dileklerle kendimi uykunun serin kollarına teslim ederken düşlerimizi koruyan uyku çeşmesi yol türküleri eşliğinde gözlerime dokunurdu.

      Şimdi… Yaralarım kabuk bağladı. Söğüt’teki pınarın sesi kurudu. Bağlarımız yok artık. Cevizler unutulmuşluğun sayfalarında kayboldu. Derenin yarpuz kokan ninnisi sustu…

      Ve ben gözlerimi sürmek için yıldız arıyorum kentin ruhumu işgal eden ışıklı akşamlarda…

Akif DUT

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir