Browse By

YARALI BALIKLAR

YARALI BALIKLAR

 

-Bu balıkları tutup yemiyor mu çocuklar?

Tövbe evladım tövbe, ağzın eğilir sonra, balık bile diyesi gelmiyor insanın onlara, mübarek hayvanlardır onlar, gözümüz gibi bakarız biz onlara. Sen  balık istersen, tuttururuz Ceyhan’dan bizim köyün gençlerine. Elleriyle bile  balık yakalarlar onlar.

Böyle söylemişti, koltuğunun altında bir deste çalı çırpıyla göletin yanından geçen yaşlı kadın. Bunu bir Urfa’da bir de Darende ‘de duymuştu, şaşırmadı değil açıkçası. Yavuz öğretmen, etrafı taşlarla çevrilmiş küçük göleti fark edip başına gelmişti. Grup halinde suyun üzerinde oynaşan balıkları hayranlıkla seyretti uzun uzun. Elinde göreve başlama evrakları olan yarım naylon dosya. Çok erken gelmiş belli. Karşıda görünen görev yapacağı okul kapalıydı geldiğinde. Sessiz ve hareketsiz bir okul bahçesi. Normal zamandaki çocuk cıvıltıları, bağırış çağırışlardan eser yok.

Yavuz, şehir merkezinden tayin oldu buraya. Herkes, köyden ilçe il merkezine gitmek isterken bu da neyin nesi? Yavuz, mesleğin daha başlarında heyecanlı ve çalışkan bir öğretmen. Canını dişine takıp çalışıyor okulunda. Her işin ucundan tutuyor.  Bunun yanında başka projelere koşturuyor okulunu temsilen. Günler, haftalar, aylar… Sonra bir gün Bir eline sağlık, teşekkür bile duymadan öteleniyor, görmezden geliniyor Yavuz. Hatta gece gündüz çalıştığı projeyi amiri müdürü sahiplenip saf dışı bırakıyorlar bu cevval öğretmeni. O gün karar veriyor köye tayin istemeye. İstiyor da.  Amirlerini protesto edip geliyor köye. Kendine küsüyor, amirlerine küsüyor ancak küsmüyor devletine ve çocukların masum yüzlerine. Böyle bir köye geliş hikâyesi var işte. Çalışkan bir adama biri kötülük yapmak istiyorsanız hiçbir şey yapmayın sadece hevesini kırın, yeter. Gerisi gelir, heyecanı biter, baharı hazan, mevsimi kış olur.  Kurtarmak için çalışmaz kimseyi, hayatta kalmak için uğraşır. Kim açabilir tekrar Yavuz’un yorgun kanatlarını, kim çarptırır gönülsüz kalbini Allah bilir.

O gün göreve başlama işlemlerini bitirip ilçeye gidecek otobüsü bekledi Yavuz. Yol kavşağından uzak köyün arabaları da geçiyormuş  denk gelirse.  Onlara da binebilirmiş. Göletin başına gidiyor Yavuz. Suyun altından sürüler halinde yüzeye çıkan sonra tekrar  suyun dibine dalan alabalıklar bunlar.  Alalı bulalı mübarekler.  Yaraya benzer lekeler sırtlarında. Başka yerde gördüğü alabalıklara göre daha belirgin üzerindeki lekeleri. İki tane liseli genç oturuyor göletin diğer tarafında. Forma var kızın üzerinde. Erkekte okul kıyafeti olduğu anlaşılan lacivert ceket gri pantolon. İyice gevşetilmiş bir de lacivert kravat. Ayaklarını göletin sularına sokmuş, yan yana oturmuşlar. Biraz çekiniyorlar Yavuz’u görünce. Yavuz’un dikkati daha çok balıklarda.

-Şu yaralı balıklar şahittir sözlerime, koymam seni gözü arkada, çiçek diye koklamaya kıyamadığım Menekşe’m.

-Bilirim yüreğindeki yanan ateşi  İsrafil, korkarım ki  babam anlamaz halden, sevgiden. Sanki bu filmin sonu hüzünle bitecek.

-Niye karartırsın kalbini Menekşe’m. Kuru ekmek, bal olur gönülden yenince. Hem aşılmaz dağları yol ederim sana. Akmasın gözlerinden inciler.

Demek, kızın adı Menekşe. Solmak için bir ayazın, bir soğuk rüzgarın yeteceği Menekşe. İsrafil. Hangi İsrafil? Menekşe’ye korunak olmuş mağaradaki İsrafil mi? Ya da yıllar yılı Menekşe’yi soldurmamak için yağmur olacak, güneş olacak İsrafil mi? Yavuz, kendi gençlik çağlarını gözlerinin önüne getirip düşünürken köy otobüsü geliyor. Binip kuruluyor arka beşli koltuğa. Yaraları taze, cümleleri azalmış, kelimeleri titrek. Uzun bir süre devam ediyor bu hâl. Az konuşuyor Yavuz, çocukların yeni gelen bir öğretmene sorulan ısrarlı sorulara rağmen. Güz geliyor. Çalıyor zili amaçsız ve hesapsız mutlulukların durağı çocukların gözlerinde. Balıkların olduğu gölete  okulda dersinin olduğu günler daha sık düşüyor yolu. Bir dost, bir sırdaş gibi bakışıyorlar uzun uzun balıklarla. Ne çok ihtiyacı varmış bu sessizliğe, herhangi biri olmanın hafifliğinde herkes gibi görünmeye. Karşı yakada suyun kenarında iki tane büyük taş. Yan yana konulmuş belli ki. İsrafil’le Menekşe’nin oturduğu taşlar bunlar ama genç aşıklar bugün yok ortalıkta. Balıklar, onların suya düşürdüğü titrek cümleleri toplamakta. Sonra yine o yaşlı kadın beliriyor ortalıkta. Elleri boş bu kez. Elleri belinde derman toplarcasına ayakta duruyor. Süzüyor Yavuz’u baştan ayağı:

-Bre gadasını aldığım çocuk,  ne ararsın bu ellerde, sıfatın heç buralı  gimi durmaz,  ne yitirdin bu balıkların gözlerinde? Bir yerde çok kalırsan ortak olursun onların kaderine. Kopamazsın kaderinden. Kaçamazsın biriktirdiklerinden.

-Ne bileyim işte teyze. Nasip dedik, düştük yola. Hayal kırıklıklarımı, gençliğimi, suskunlaşan benliğimi, hikâyemin geri kalanını belki…

Yavuz, aylardır gözlemlediği bir olağanüstülük hissiyle sorar:

-Nedir bu balıkların gizemi?

-Aha şu yaralı balıklar var ya onlar Taa Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı ve hak tealanın gücüyle gül havuzuna dönüştüğü yerden gelmiştir.  Sırtındaki lekeler, mancınıktan savrulan ateşin izleridir. Kıyılmaz mübareklere. Etleri yenmez. Yesek, korkarız başımıza iş gelir diye. Besleriz onları ekmekle, pişirdiklerimizle. Yalnızlar derdini söyler onlara, âşıklar sırrını onlarla paylaşır. Balıklar, geri çevirmez kimseyi. Kaçmazlar kimseden. Üşüşürler insanoğlunun yaklaştığı her yere. Açarlar ağızlarını sabi bebeler gibi. Nasipli sayarız köyümüzü onlar var diye.

Yavuz’un içinde alevler eridi. Urfa’dan İbrahim’den ateşin sıcaklığı vurdu yüzüne. Serinlemek istedi gül havuzunda. Yüzünü sürmek güllere, havuzun serin sularına ayaklarını uzatmak istedi. Balıklara ağızlarına yem olmak istedi. Yunus olup karnına girmek balığın belki. Sessizliğinde yaşamak istedi denizlerin.  Her insanın cenneti, kendini bulduğu mutluluk değil miydi? Kendine sığamayan insan nereye sığardı ki? Yarası olan adam, hangi yarayı iyileştirebilirdi? Ah bu balıklar, katışıksız, beklentisiz ve sükûnetin durağı zavallı hayvancıklar…  İnsanın yarasını uzaktan tanıyan, sığınana, yoldaş olana sırt çevirmeyen mübarek varlıklar.

Ders biter, gelmez yakın uzak köyün arabaları. Yavuz, yaslanır bir ağaca. Balıklarla kavağa çıkar, imkânsızı kolay eder kalp yolculuğunda. Göletin karşı yakasında dolmuştur aşıkların oturma taşları. Fısıldanmaya başlamıştır gönül defterinden bukleler, balıkların kulaklarına.

-İsrafil’in canı şu yaralı balıklarınki gibidir, iyileşmez, kabuk bağlamaz, büyütür insanı dünyanın kucağında. Söylenmez kimseye, anlatılmaz namerde ulu orta. Menekşe’m narindir kırılır, kaba ellerde. Yazılmaz kağıda, kalem incitir gözlerini. Yazmasınlar bakışlarımı senin nefesinin kokmadığı hiçbir yere.

– Şu ürkek yüreğimin limanı olmuş, yolunu beklediğim, baharın meyveye duran ağaçlarımın gövdesi, gölgesine yaslandığım sevdiğim. İsrafil’im. Üzerine dağ devrilse, Menekşe’yi saklayan yiğit parçası. Uykularımın kaçıranı, kelimelerimin tamamlanmamış hikâyesi, dağ aslanım İsrafil’im. Yaşamak, bir şey ifade etmez senin olmadığın sarayda. Kara bulutları kaldırsınlar, kavuşayım yârime. Varayım  yüz süreyim sultanımın kapı eşiğine. Köşk olur harabeler, sevince bahara döner kara kışın kara dumanı.

Yazlık sinemada Filiz Akın-İzzet Günay filmi izler gibi izledi olan biteni Yavuz. Kendinden uzaklaşmak, toprağa, köye kaçmak, unutmak, kurtulmak, kaybolmak kelimeleri döndü durdu aklında. Kimdi bu çocuklar? İsrafil, mağarasından çıkan ve dünyalılardan ayrı zamanda yaşadığını fark edip şaşıran çocuk mu? Hikâyesinde kaybolan ve balıklara yaslanmış miskin bir âşık mı yoksa? Ya menekşe? Hangi dağın çiçeği, hangi düşün uyandıranı, hangi bahçenin yoncasıydı? Hangi arada İsrafil’in mağarasına sığınmış, sevdanın ateşine yakalanıvermişti? Yavuz, nereden çıktın sen? Kırık bir masalın hüzünlü çocuğu musun ya da kendinle savaşının ortasında bozguna uğramış bir ordu komutanı mı? Bayrağımın dalgalandığı her yerde vazife yapmaya niyet ederek başladın bu kutsal mesleğe. Yer seçmedin, Anadolu’nun herhangi bir yeri, herhangi bir okulu ve  ülkenin bütün çocuklarıydı istediğin. Heveslerine kara kurşunlar sıktılar ve indirdiler sancağını. Şimdi buradasın, köy çocukları ve yaralı balıklar var masalının içinde.

İsrafil, kara kuru bir çocuk. Esmerliği topraktan, kuruluğu ayazdan.  Çeltikçi Duran’ın büyük oğlu. Tarladan takımdan fırsat bulursa okula da gider. Zahireci olmak hayali. Koca koca kamyonlar yığmak ister dükkanların önüne. Siloları pirinçle, buğdayla doldurmak, yazıhanede faturalar yazmak, büyük paralar kazanmak, küçük kardeşlerini okutmak ister. Menekşe’ye vurulalı darmadağın olmuş zahire, ticaret, pirinç buğday. Ekinleri tarlada kalmış batık bir reçber olmuş sanki.  Menekşe koktukça ayak bastığı her yer, İsrafil, kurumuş, erimiş boylu boyunca. Sevdaya düşmeye gör, ne sultanlık isteği ne zenginlik hevesi bırakır insanda.

Menekşe, kumral, minyon tipli bir saksı çiçeği. Yağmur yağsa boğulacak, susuz, güneşsiz kalsa bükecek zarif boynunu.  Yol kenarında insanın başını döndüren iğde çiçeği. Bakışları zehirli ok, sağ koymaz hedef olanı. Muhtarın en küçük kızı. Sağlık mesleğe göndermiş forsu seven muhtar, kızım hemşire olsun diye. Övünecek  köy odasında göbeğini kaldıra kaldıra, güccük gız da hemşire çıktı diye.  Menekşe’ye sorsan hemşire olmak yerine İsrafil’in neşesi olsa daha iyi. İsrafil’in hemşiresi olmak, kanatlanmak onunla başka diyarlara…  İsrafil’in mağarasında ışık olmayı murat etti kurduğu sevgi masalında.

Zaman geçti, baharlar kışa döndü, çeltikler pirinç oldu, nice otobüsler geldi geçti köyün yolundan.  Yavuz, birkaç seneyi doldurdu köy yolunun toprak yollarında. Çok konuşmadı yine kimseyle. Kısa cevaplar verdi yolculara, laf lafı açmasın diye. Göletin kenarında yine aradı yılların silemediklerini. Kâh balıklarla yaşadığını düşündü, kâh âşıkların izi kalmış taşlara oturdu. Yaşlı teyzenin yolunu gözledi. Gönülden dökülen cümleleriyle nefes almak istedi.

Bir gün göletin kenarındaki büyük taşların ayrı yerlere yuvarlandığını gördü. Şaşırdı önce. Sonraki günlerde kimse oturmadı onlara. Kimse balıklarla konuşmadı. Hiç kimse sevdiğine söyleyemediği sözleri balıkların kulağına fısıldamadı.

İsrafil’le Menekşe kaçmış!  Menekşe, kara kuru İsrafil’le kaçmış!

Haberi bir sabah okula gelirken  şoförden duydu Yavuz, Bir sabah namazı vakti çıkmışlar köyden. Gören eden yok. Yer yarılmış içine girmişler sanki. Muhtar, ruhsatlı tabancasına sarılmış, birbirine katmış ortalığı, deliye dönmüş adeta. Vay deyyusun dölü vaay! Bir sıkımlık canıyla nasıl cesaret eder benim kızımı kaçırmaya? Göletin suyunun azaldığını söylediler köylüler, balıklar mahzun. Ya ölürlerse? Köylülerde bir telaş. Bu hangi felaketin habercisi acep? Dört koldan aradılar ama İsrafil’le Menekşe’yi bulamadılar. Bir hafta sonra ilçe otogarında İstanbul otobüsüne binmek üzereyken yakaladılar kaçakları. Muhtarın akrabalarından biri, Menekşe’yi taksiye bindirip köye götürdü. Diğerleri nasıl dövdüler İsrafil’i. Biri tuttu, biri vurdu. Ağzından burnundan kan geldi garibin.  Zayıf ve çelimsiz  bedeni dayanamadı öfkeli tekmelere yumruklara. Kan bulaştı âşıkların olası İstanbul macerasına.

Hastaneye kaldırdılar İsrafil’i. Kaç yerinden kırık çıktı. Şikâyetin var mı dediler. Şikayetçi olmadı, inleye inleye iyileşti kalbinin sancısı. Sol kaburgalarının kırık sancısı aylarca geçmedi.  Menekşe’ye evde ne oldu, orası meçhul. Güneşi bile yasakladılar kızcağıza, çıkamadı sokağa.

Sonra ne oldu? Yıllar geçti, evlenmedi İsrafil kimseyle. Menekşe’de bütün dünürcülere görünmeyip yüzünü göstermedi. İsrafil daha da karardı. Menekşe zayıfladı günden güne. Bir zaman sonra olan biteni gözlemleyen Menekşe’nin büyük bir akrabası, baktı böyle olmayacak, araya girip konuştu İsrafil’in babasıyla. Muhtarın eşref saatine denk getirip onun da gönlünü ediverdi. Mütevazı bir düğün dernek. Bir çocukları oldu. Adını Yunus koydular. Bahtı açık olsun, Allah, gerektiğinde balığın karnında saklasın diye onu.

Yavuz, memleketine tayin istedi. Bir gün yaşlı kadın göletin suyunun çoğaldığını fark etti. Yüzünde güller açtı. Balıklara ekmek ufalayıp  suyun üzerine saçtı. Göletin kenarındaki taşlar yan yana geldi bir gün. İsrafil’le Menekşe arada bir otururlar orada. Balıklar da can kulağıyla dinler onları.

İsrafil, Menekşe’ye bakarken yine gözleri güler, yine taze baharlar gelir aklına. Menekşe, Utangaç utangaç  cevap verir  İsrafil’in sözlerine,gözlerine bakmaya kıyamaz. İsrafil’in ani hareketlerinde göğsünün altında  bir şey batar ara sıra. Kırılan kaburgası mıdır yoksa  Menekşe’nin sevdasının sancısı mıdır meçhul.

Yaralı balıklar, gölette oynaşan mübarek varlıklar mıydı yoksa yanı başında oturan yaralı âşıklar mıydı? Bunun cevabını orada yaşayan köylüler ve gölete yolu düşenler arar dururlar.

 

 

AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR 

 

 

 

 

 

One thought on “YARALI BALIKLAR”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir