Browse By

MEZARLIKTA BİR KAYISI AĞACI

Cennete uçan melek annelerin aziz hatırasına….

Pencerenin kenarında dertop edilip savrulmuş, işi bitince atılmış bir battaniye vaziyetinde toprağı kucaklayan yağmur damlalarını saymaya çalışırken gözüm aniden masanın bir köşesinde duran ve çerçevesi bir parmak toz kalınlığındaki fotoğrafa takıldı. Fotoğraf eskiydi, çerçevesi de öyle. Epey zamandır temizlenmediğini, en azından silinmediğini belli eden çerçeve o kadar eski olmasa da, üzerindeki toz en az fotoğraf kadar eski olduğunu zannetmeye yeterdi. Düşen yağmurun kulağıma bıraktığı melodi, çatılardan düşen yağmurun sesi, okuldan çıkan çocukların çığlıkları… Hepsi birer fon müziği oldu ben fotoğrafla hemhal olurken. Fotoğrafta beş kişiydik. Ailenin en kalabalık kadroya sahip olduğu bir dönemdi. Biz üç kardeş yan yana sıralanmış dururken, fotoğrafın bir başında annem, diğer tarafında babam var. Yerin çimen olması ve etraftaki oyuncaklardan anladığım kadarıyla bir yaz günü bir parkın içinde çekilmiş ve tarihi unutulmuş fotoğraflardan. Bir daha hiçbir zaman bir araya gelemeyeceğimizi gösterdiğinden anlaşılıyor ki, çerçevelenip saklanmış. Pek gizlenmiş sayılmayan ama uzun zamandır ziyaret edilmeyen bir mezar gibi, bakımsız, yalnız ve ezgin. Babam sol elini küçük kardeşimin omzuna koymuş. Kalın, kaba ve kıllı eliyle omzundan kavramış kardeşimi. Hiçbir zaman gülmeye tenezzül etmeyen dudakları sabit, en ufak bir duygu emaresi yok. Bıyıkları dudaklarının üzerine inmeye başlamış. Saçları ilerleyen yaşıyla beraber kafasını terk etmeye başlamış. Kardeşim sırıtıyor ne olduğunu bilmeden, o halinden memnun, diğeri de. Ne olduğunu idrak edemeyen ben de. Annem, her zamanki mütebessim haliyle, fotoğraf karesinde aynı yeryüzünde durduğu gibi duruyor, iğreti. Yeri orası olmayan… Daha sonra oradan alınıp sanki yerine bir ağaç dikilecekmiş gibi. Sonradan ne de olsa “ben kalkacağım” der gibi. Gideceğini belli eder gibi. Yaşadıklarının yükünü taşıyor hala buruşan ellerinde. Yılların yorgunluğu yüzündeki çizgilerden anlaşılıyor. Yaşlandığını itiraf edemese de belli oluyor bedeninin yaklaşan iflası.

Bir gün eğer bir kitap yazacak olsaydım ve bu büyümek istemeyen çocuklara yönelik bir kitap olsaydı, muhakkak ki ilk cümlesi “Babam benim hayattaki en büyük kahramanım değil.” Hatta “babam benim kahramanım bile değil.” olurdu. Olabildiğince çok yere yazar kötü babaya sahip çocuklarında var olduğunu haykırırdım. Annem yazacak olsa, o da muhtemelen ”Keşke seninle evlenmeseydim.” yazardı. Annemin böyle bir şansı olmadı, daha fazla dayanamadı. Ayrıca kitap yazacak bir kafayı toparlayabileceğini hiç düşünmedim, neyse konu bu değil. Geçen zaman anneme bu fırsatı vermediği gibi dört erkekle uğraşma zorluğunu sırtına vurdu bir semerle beraber. Geçen zaman acımadı, yıprattı, hoyrat kullandı. Annem hastaneye karın ağrısıyla gidene kadar “aman şu evin işlerini bir bitiremedim.” kaygısıyla yaşar, bir aşağı bir yukarı koşturur dururdu. Hep hayıflanır, bayram arifesinde sabahlara kadar uyumaz, ütüden çamaşıra hepsini bir geceye sığdırırdı. Sabah kalktığımızda ortaya saçılan misk fazla gelirdi ciğerlerimize. Annem, zaman zaman vücudunda beliren ağrılara, yaralara kendi tedavi yöntemlerini uygular, ya mutfakta hazırladığı koca karı ilacıyla ya da büyülü olduğunu düşündüğümüz yazmasıyla sardı mı o yeri, sabaha iyileşirdi. Bu kez öyle olmadığını biliyorduk. O da biliyordu ama belli etmiyordu. Aniden yükselen ateş, halsizlik, sancı ve sızlamayla geçen ağrılar da öyle olmadığını fısıldıyordu bize. İlahi kudret son sözü söylerdi hep. Bize aksi bir şey söylemezdi. Yani en azından bu zamana kadar böyle bir cevap yöntemiyle karşılamamıştık. Gece üzerini battaniye örttüğümüz insanın üzerine toprak atacağımız hiç aklımıza gelmemişti.

Hastanede geçen tetkik, kontrol, tahlil, MR’ın ardından doktorun iki dudağının arasından çıkacak müspet bir lafza beklerken, doktor; “anneniz hasta”, dedi. Peki, bunun derecesi nedir diye sorduğumuzda da; “Çok” dedi. Doktorun bahsettiği, bizim de daha önceden miktar zarfı olduğunu bildiğimiz “çok” kafamızda bir yere oturmadı. Ayakları yere basmadı. Ne kadar çok diye soramadık. Bir çocuğa ne kadar çok diye sorsam, “büsbüyük, kocaman” derdi. Yaşlı bir dedeye sorsam diz ağrılarından şikâyet eder “romatizmam kadar” derdi, evlenecek bir çifte sorsam “yatak odası takımı alacak kadar” derlerdi, baş ağrısı çeken biri “uyuyunca geçecek kadar çok” derdi, herkesin karşılık verebileceği zarfa biz o görüşmeden sonra cevap bulamadık. Bu diyalogun ardından doktor, annemi gönderemeyeceklerini bir süre misafir etmek zorunda kaldıklarını söyledikten sonra uzaklaştı. Annem doktorun bu “zorunluluktan” misafir etme kelamına takıldı ve küstü. Odaya her gelişinde gözlerini kapatır, uyur gibi yapardı. Hâlbuki doktor da bilirdi uyumadığını. Doktor sağa dön dediğinde gözleri kapalı sağa döner, şimdi derin nefes al dediğinde alır, ver dediğinde verir fakat asla gözlerini kırpmaz, kımıldatmaz, doktorun komutlarını yerine getirirdi. Doktor ayrıca biz “yakınları” ile özel görüşmeler yapar annemi bekleyen uzunca ilaç tedavilerini en ince ayrıntısına kadar anlatır, bizi haberdar ederdi her şeyden.

Annemin bir süre hastanede konaklayacağı haberini ilk Fatma abla almış olacak ki, ilk o geldi. Yanında gelirken boş gelmemiş yaptığı reçellerden getirmişti. Annemin odasındaki raflarına dizdik. Annem o reçellerin bittiğini göremedi. “Kız ne zahmet ettin bunca işin içinde” dedi gülerek. Fatma abla şifalı olduğunu iddia ettiği reçelleri bir yana, mahalledeki diğer havadisleri de veriyordu gün be gün. Mahallenin bekçisi Nurdan doğurmuş, 90 ay gibi gelen hamileliğinin sonunda bir oğlu olmuş, adını Yusuf Eren koymuşlar. Asiye’nin kız da gelip gidiyormuş. Zor oluyormuş ama alışmışlar. Daha aklıma gelmeyen ve sayamayacağım onca şey. Bu arada habersiz de olsa herkes gittikten sonra babam da geliyordu, kimseye haber vermeden ve ekseriyetle annem uyuduktan sonra. Hastanenin güvenliğine sigara veriyormuş girmeden. Hiçbirimizin haberi yoktu bundan, laf arasında ağzından kaçırdı. Annemin nasıl olduğunu sorar, tedavinin nasıl gittiğiyle ilgili malumatı o gün orda olan refakatçiden alır giderdi.

Hastanede doldurulan 3 ayın sonunda biteviye tedavi süreciyle birlikte annemin durumunda en ufak bir değişmenin gözlenmemesinin yanı sıra daha kötüye gittiğine dair kulaklarımıza içimizi daraltan telkinler çalınıyor, gelen herkes ne durumda olduğunu soruyor, durumunu görünce de “aman canım iyileşemeyecek ne var, güçlü kadındır annen” diyerek geçiştiriyorlardı. Artık dayanılmaz olan acıları 18’i 19 Haziran’a bağlayan gece saat 01.50 sularında son buldu. O ruhun bedeni terk ettiği lahzadan itibaren dimağımızda ve ruhumuzda onulmaz bir yara açılırken, odaya yayılan meyus hava bizi esrik bir ruh haline sevk ediyordu. Annem; ölümüne kadar olan süreçte uykuya dalmadan önce elimi tutar, uykusunda ölecekse bile tensel temastan vazgeçmezdi. “ne tuhaf anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor.”

Öğle vaktine yakın okunan selanın ardından herkes dersine çalışmışçasına gelmiş bizleri teselli etmeye çalışırken, bizler yapılan dua dışında hiçbir teselli cümlesini duyamıyorduk. Bunlar alışık olduğumuz şeyler değildi. Hani adımız illa cami minarelerinde anons edilecekse bu başka bir şey için olmalıydı, Annemin künyesi okunurken bizim de adımızı söylediler, çok utandık. Hayata yabancı olduğumuz kadar, buna da yabancıydık. Dünyadaki bütün annesiz çocukların katına inip, müsavat sağlandı.

Avluda toplanan kalabalık hatun kişi niyetine kıldı namazı. Tanımayanlar da haklarını helal ettiler. Namazın ardından gittiğimiz mezarlıkta dikkati ilk çeken ağaçların yoğunluğu ve bu kadar kalabalık olmasına rağmen oluşan sessizlik ilgimizi çekiyordu. Annemi sağ tarafı üzerine yatırıp tahtaları da dizdikten sonra dünya ile olan beden rabıtasını kesmiş olduk. O eylem gerçekleşirken de taşınan ölü bir beden değil de, evlatları olarak ellerimizin üzerinden toprağın en derinine ulaşan dünyanın en ağır yüküydü. Cemaat tarafından toprağa daldırılan kürekler kafamıza vuruluyor, atılan toprak bizim üzerimize atılıyordu sanki. Hayatınızın bu kısmına kadar size eşlik etmek konusunda kavi bir gayretle varlığını esirgemeden hizmet eden bir insanın üzerine toprak atmak hiç ahlaki değil ama inancımız ve değerlerimiz gereği bunu yapmak zorundaydık ve yaptık. Üzerine kürek kürek toprak atan topluluğa “durun o toprak attığınız beden henüz yeni soğudu ve o benim annemdi” desem, sanırım hepsi haşyetten ağlardı. Mamafih bir daha asla görüşemeyecek olmanın acısının tarifinin olduğunu asla düşünemedim. Annem artık gelini olabileceğinden bihaber olacak oralarda, kimse fikrini sorup; “sen ne diyorsun abla” demeyecek, kapısının önüne süpürülen çöplere isyan edip, kavga eden çocukları ayır(a)mayacak.

Bize veda eden kadın, annem, bizler için karanlık dünyanın aydınlık yüzü, henüz elektriğin olmadığı günlerde mumu yakan el, karanlık koridorların ürkek tıkırtısı, tatlı telaşelerin, kısa süreli sevinmelerin kadınıydı. Annemin gidişi, görünmez ve iyileşmez bir yaraydı. Eskimiş, yıkanmaktan solmuş bir tişörtün kıyısında köşesinde peyda olmuş bir delikti. Yama tutmaz, deli küçülmez, aksine parmakla oynanır, büyürdü o delik. Artık hepten onarılmaz hale gelir, yırtılırdı tişört. Belki bir toz bezi, belki bir kumaş parçası olurdu. Annemle gömülen aslında çocukluğumuz, yamanmayı bekleyen pantolonlarımız, biz sokaktayken evden gelen ses, mutfaktan gelen yemek kokuları, babamı karşılayan ses, etrafa yayılan misvak kokularıydı. Şimdi bir daha bunlar bir araya gelemeyecek, gelse de en mühim parça hiçbir surette tamamlanamayacaktı.

Geçen süreçle birlikte oturup yaşadıklarımı tekrar düşündüğümde, annemden tek kalan, aramızda serili duran kahverengi yorganının üstünde yeşeren kayısı ağacı oldu. Zaman zaman keyifsizlenir, kendi kendine “benim tohum attığım yerde ot bitmez.” derdi, şimdi görse belki de inanamazdı. Resmi kayıtlara “ölü” olarak geçen yaşamayan insanların arasında kayısı ağaçlı bir istirahatgaha sahip olmakla tanıdıkları arasında olmasa bile tanımadıkları tarafından muhakkak seçiliyordur.

 

Ömer Faruk ASLANTÜRK

One thought on “MEZARLIKTA BİR KAYISI AĞACI”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir