Browse By

KÜÇÜK HAFIZIN TÜRKÜSÜ

Sorulursa nedir hayatınızın öyküsü
Anlatır onları, Küçük Hafız’ın türküsü

Harmanlar kaldırılmış, buğdaylar öğütülmüş, bulgurlar kaynatılmış, ambarlar doldurulmuştu… Bütün ahali bilirdi ki artık düğün dernek mevsimi başlamıştır.

Kayırcık köyünde de bu kültürün iklimi vardı. Yapılan bir iyilik, bir güzellik oldu mu büyükler, küçüklere “Ömrün uzun olsun, rızkın bol olsun, düğünün güzün olsun” diye dua ederlerdi.

Düğün, güzün olursa tarla, bağ-bahçe işleri bitmiş; düğünde kullanılacak yemeklik malzeme temin edilmiş, harmandan sonra eğer ürünler satılabilirse biraz da olsa para kazanılmış olurdu…

Yine bir güz düğünü yaşanıyordu… Eş dost, yakın uzak, bütün tanıdıklar davet edilmişti. Cümle ahali oradayken Bilal Ağa gelmese elbette olmazdı. Oğlu Saim’le beraber o da düğündeydi.

Davullar, zurnalar, eğlenceler… Yemekler, içecekler… Ve bütün bunların gönüllü hizmetkârlığı için oradan oraya koşuşturup duran insanlar…

Kadın ve kızlar bir tarafta, erkekler bir tarafta.

Gün bitimi, düğünün akşam perdesi başlardı köyde: Yüzük oyunu… Ve partalalar(1) söylenmeye başlardı… Bu oyuna her ne kadar belli bir yaşın üstündeki yetişkinler katılabiliyor olsa da babasının himayesindeki Saim de kendine bir yer bulmuştu.

Oyun kurulduktan sonra, sıra karşılıklı mani ve türküler söylemeye gelirdi. Çokbilmiş Memidiklerin Celal, sinsi sinsi düşüncelerle, bıyık altından gülerek, Bilal Ağa’yı kendince küçük düşürmek istercesine:

– Bilal Ağa! Eee, hadi bakalım, bir türkü de sen söyleyiver…

Bilal Ağa, bu sözün ardındaki niyetin ne olduğu üzerinde hiç durmadan karşılık verdi:

– Ben değil… Benim mahdum Saim söyleyecek. Hadi bakalım oğlum, amcalarına şöyle güzel bir türkü söyle.

Saim, gayet sakin ve kendinden emin bir biçimde söylemeye başladı:

“Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol!…”

Dinleyenlerde takdir duygularının yüze akseden gülümsemeleri vardı. Kimilerinde bu gülümsemenin yanında “ne ustaca söylüyor” dercesine başlarını sallama hali de görülüyordu.

– Vay be… Ne de güzel söylüyor.

– Ha maşallah, biz bu çocuğu hiç böyle bilmezdik…

Ve diğer takdir ifadeleri.

Türkü bitmişti ki odanın atmosferi için fazla sayılabilecek bir alkış tufanı kopmuştu.

Fakat böylesi bir gül bahçesinde bazen dikensiz başka çiçeklere rastlamak da mümkündü. Bu alkışlar içinde sessizliğiyle türküyü herkesten farklı, lale sümbül edasıyla dinleyen bir kişi daha vardı: Hacı Tahir.

Bilal’i bir köşeye çeken Hacı Tahir’in niçin Saim’i alkışlamadığı sonradan anlaşılmıştı:
– Bilal Efendi evinde bir hazine beslemişsin de haberimiz yokmuş. Bu güzel sesli bülbülü hafız yapmayı neden düşünmüyorsun?

Hacı Tahir, Saim’in değerini açığa vuran sözlerinin ardından babası Bilal’e Hatay’da bir hoca efendi’nin adresini tarif etti.

Tarif etmesine etmişti ama Bilal Efendi’yi bazı konularda ikna etmek deveyi hendekten atlatmaktan daha zordu; üstelik söz konusu olan çok sevdiği oğlu Saim’se daha da katı olurdu. Ama nedense Hacı Tahir’in bu tavsiyesi karşısında o katı tutumu büyük ölçüde kaybolmuştu.

Zihindeki bazı soru işaretlerini de ortadan kaldırmak amacıyla istişareler yapıldı, neticesinde de Bilal Efendi, oğlu Saim’i göndermeye karar verdi. Saim, Kur’an okuyacaktı ve hafız olacaktı.

Hazırlıklar tamamlandı ve hafızlık yolunda “niyet hayırsa akıbet de hayır olur” deyip baba-oğul yollara revan oldular.

Defalarca düşünüp, istişareler edip zor da olsa karar verme ve sonrasında yollara düşme konusunda Bilal Efendi’ye hak vermek gerekiyordu. Çünkü bu, konuşulduğu zaman hemen “he” denilecek rahatlıktan uzak bir konuydu. Kur’an-ı Kerim yasaktı, hocalar hapse atılıyor, sadece Kur’an değil Arapça yazılı eserler bile fark edilir edilmez yakılıyordu.

Bu şartlarda Kur’an öğrenimi her türlü tedbirler alınarak hocaların evlerinin en kuytu odalarında yapılıyordu. Bu uğurda geçen nice münzevi hayatlar ve hikâyeler. Gül yetiştiren adamlar…

Saim de babasının verdiği o zor kararın ardından, önce Hatay’da Molla İbrahim’in evinde misafir olmuştu. Hayır, misafirlik değil talebelik yapmıştı. Burada geçen üç yılın sonrasında Osmaniye’de Arap Hafız’ın samanlığında geçen dört yıl daha… Yılların birbirini kovaladığı bu serüvende tam on yedi yıllık bir ömür…

Saim, aldığı Kur’an eğitimi ve edindiği tecrübe ile köyünün bildiği bir Saim değildi artık. Geriye dönüp baktığında nice hatıralar yaşamış, nice insanlarla tanışmıştı.

Askerlik sonrasında Ramazan imamı olarak geldiği Göksun’da bu tanışmalardan bir tanesi daha gerçekleşecekti. Evet, Saim’le Hanife’nin yolları bu şirin ilçede kesişmişti.

Hanife’nin yemek getirdiği bir gün, ona gönlünü kaptırmıştı Saim. Filiz vermişti ya duygular, o haliyle kalmamış, büyüyüp boy atmıştı. Daha fazla dallanıp budaklanmadan usulünce anlatmak gerekti büyüklere.

Hanife’nin babası ilk başlarda soğuktu böyle bir evliliğe, fakat ilerleyen zaman içinde daha fazla direnememişti. Nasıl direnecekti ki, Saim sesiyle, tilavetiyle, ezanlardaki kalplere nüfus eden tatlı üslubuyla güzel ahlakıyla herkesin gıpta ettiği genç bir hafızdı.

Günler kendi seyri içinde sürüp giderken bir gün, zayıf tabiatlı dedikoducu insanlara gün doğmuştu. Çünkü İğdeli Hüseyin Hafız adında bir kişi Göksun’a imam olarak gelmiş o da kısa sürede çok sevilmişti. Bu güzel iki insanı birbirine kapıştırma ve bu kapışmayla birlikte gündem oluşturma fikri fesatçı kişiler için bulunmaz bir fırsattı. Maalesef bu melun fikri uygulamaya başlamışlardı.

Bir cuma günüydü, salâyı ve ezanı Saim Hoca okumuştu. Hutbeyi ise Koca Hüseyin Hafız okumuş, namazı da kıldırmıştı.

Namazın bitiminde Saim Hoca fesatçıların heveslerini kursağında bırakacak öyle güzel bir tavır sergilemişti ki adeta bu kişiler tam bir hayal kırıklığına uğramıştı. Saim Hoca’nın yaptığı, aslında çok basit, çok kolay, çok az zaman alan; ama tesiri çok büyük bir davranıştı.

Saim Hoca, “Allah kabul etsin hocam” sözleriyle Koca Hüseyin Hafız’ın yanına varmış onun elini öpmüştü. Bu el öpme, tüm oyunları bozmuştu.

Koca Hüseyin Hafız “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi sevmek için güzel bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın.” hadis-i şerifini hatırlatarak eklemişti:

– Müminin, mümin kardeşini sevmesi bir tercih konusu değildir. Biz sadece birbirimizi seviyor değiliz. Biz bu şehre geldiğimizde her birinize selam ile seslendik, sevgiyi ve selameti bulmak ümidiyle. Biz bu şehri de sizi de seviyoruz…

Saim Hoca, hafızlıktaki maharetini Yunus şiirlerinde de gösterir olmuştu. Hüseyin Hafız’ın sözlerine Yunusça bir ekleme yapmıştı, biraz da değiştirerek:

Biz gelmedik dava için,
Bizim işimiz sevgi için
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldik

Çok şükür bulmuşlardı, sevgiyi de selameti de… Hem artık ikisinin de yeni adları olmuştu. Bundan sonra Hüseyin Hoca, Koca Hafız adıyla; Saim Hoca da Küçük Hafız ismiyle anılacaktı ve dört iklimin cevelan ettiği güzel ülkemizin böylesi güzel bir beldesi olan Göksun’un küçüğüyle, büyüğüyle tüm insanlarına Kur’an’ın güzelliklerini yansıtacaklardı.

Bu niyetle Küçük ve Koca Hafız bir kez daha “Bismillah” dediler, Göksunluları da işin içine dâhil ederek… Ve mümbit topraklarda güller misali güzel insanlar yetiştirmeye koyuldular. Bu niyeti gerçekleştirdiler de…

Şimdilerde ise onların açtığı bu yolda güller tomurcuk tomurcuk çoğalmakta…

Dipnot:
1-Partala; Yüzük oyununda söylenen manilere denir.

Yıldırım ALKIŞ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir