Browse By

DOĞUM

Bu kadar zaman geçti, neden bilmem doğduğun günle ilgili bütün ayrıntıları halen hatırlarım. Karanlık bir kâbusun içinde çaresiz hissediyordum.  Her şey üst üste gelmişti. Üniversite sınav sonucu belli olalı bir ay olmuştu. Babama sınavı kazandığımı söylediğimde sonuç belgesini aldı, çarşıya gitti. Kime, ne sordu, bilmiyorum. Akşam yemeğinden sonra ben bulaşıkları yıkıyordum, “Gel kızım, otur karşıma,” diye beni çağırdı.

“Hesaplarımda senin okuman yoktu, şehir dışında çocuk okutmaya benim gücüm yetmez,” dedi. Babamın karşısında konuşamazdık. “Ben sana sordum,  ses çıkarmadın,”  demeye nasıl cesaret ettim bilmiyorum.

“Boş hayal gibi gelmişti, kazanacağını zannetmiyordum,” demesi çok zoruma gitti, kendimi tutamadım, ağlamaya başladım.

“Tek çocuk sen değilsin, arkandan öbürleri de geliyor. Zaten ne okuyacağını da anlamadım, doktorluk, öğretmenlik olsa neyse,” dedikten sonra konu kapandı. Babamla iletişimimiz pek doğrudan olmazdı, annem vasıtasıyla baskıya devam ediyordum. Kadın yılmıştı benden. “Durumu biliyorsun, kamyon aylardır bağlıydı. Borç alarak ödedi vergiyi. Sen böyle üsteledikçe kahroluyor,” diyordu, daha başka bir sürü şey sıralıyordu.

Erken doğacağın anlaşılınca annem hastaneye yattı. O telaş içinde beni unuttular. Arkadaşlarım çoktan okullarını görmeye gitmişler, yurtlarını ayarlamışlardı. Anneleri çeyiz hazırlar gibi çarşıya götürüyor, yeni kıyafet, ayakkabı, çanta alıyordu.

Annem hastanedeyken çocukları dışarı çıkarmamıştım, evin içinde çıldırmışlardı. Duvar saatini düşürdüler, koltukları kaydırak yaptılar, baş edemedim.  Merakla korkuyla bir hafta bekledikten sonra sen geldin. Annem ne evin dağınıklığını ne kırılan döküleni, hiçbir şeyi görmedi. “Bebeğin altını açıver kızım, üstünü değiştir,” deyip yattı. Kucağıma aldığımda gözünün birini aralayıp bana baktın. Sevmesem ölecektin sanki. Çok zayıftın, miniciktin. Derin kırışık, incecik zar gibiydi, tırnakların bile yoktu. Seni incitmekten korkuyor, nereni tutacağımı bilemiyordum.

Gelişini duyan komşular eve dolmuştu. Loğusa evine bol yağlı, pekmezli hatize  getirirlerdi, annenin sütü bol olsun, diye. Bir yandan seninle uğraşıyordum bir yandan da kardeşlerimle. Kucaklarına almak, öpmek istiyorlardı, kurtaramıyordum ellerinden. Komşular sana gösterdiğimiz bu ilgiyi, coşkuyu ayıpladılar.

“El kadar bebek bu kadar öpülür mü hiç,” demelerine “Bebek de bebek olsa,” diye fısıldamalarına hiç aldırmadık. Elden ele dolaştırmaya devam ettik.

Bizim Elbistan’da insanlar birbirine her şeyini anlatırdı. O kadar içli dışlıydık ki gizlemek imkânı da yoktu zaten. Annemin hamilelik haberini de komşular vermişti. Okuldan eve geliyordum, bizim evin yanındaki bahçede oturan komşular beni çağırdı. “Annen yine hamileymiş, müjdemizi isteriz,” diye dalga geçtiler.

Anneme hesap sordum, “Ben de istemedim, bir kazadır, oldu,” dedi utanarak. “Demek ki bunun da görecek günü, yiyecek ekmeği varmış ki olmuş.”

Doktorun, “Bu kadar çocuktan sonra yıpranmışsın, doğuramazsın,” sözlerine kulak asmamıştı annem. Yerinden kalkamıyordu. Evin işi üstüme kalmıştı. Okula geç kalıyor, yorgunluktan ders dinleyemiyordum. Sadece kitap okumayı bırakmamıştım. Çok sevdiğim bir öğretmenim vardı. Okulun kütüphanesindeki kitapları bitirdiğimi görünce beni bir kitapçıya götürmüştü. Oradan istediğim kitabı alıyor, okuyup geri veriyordum.

Kitaplarda anlatılan başka yaşamlar olduğunu görüyor, uzaklara gitmeyi hayal ediyordum. O zamanlar, Şardağı’nın dibinde, nehrin yeşil bir çember gibi sardığı bu şehir beni sıkıyordu, beğenmiyordum. Nereye gidersem gideyim, memleketimin hep peşimden geleceğini, her gittiğim yeri burayla karşılaştıracağımı, baharını kışını, dağını taşını özleyeceğimi, bilmiyordum henüz.

Kitap okumayı babam sevdirmişti. Eskiden kahvelerde hikâye anlatıcıları olurmuş, babam orada duyduklarını bize canlandırarak anlatırdı. En çok Köroğlu’nun maceralarını severdik. Bazı yerlerini kendi uydururdu, çünkü bazen Köroğlu ata değil, kamyona biner, dağları aşardı.

Doğduğun gece hiç uyumadım. Yorgun olmam gerekirdi, değildim. Her an tetikte karanlıkta oturuyordum. Sen annemin ayakucundaki beşikteydin. Nefes alışını duymak için kulağımı dayıyordum yüzüne. Uzun süredir sesin çıkmıyordu. Parmağımla omuzlarını dürtükledim. Yüzün önce kızardı, morardı, sonunda cılız bir ağlama duyuldu.

Annemi uyandırmaya çalıştım. “Hıı,” diyor, ayılamıyordu. “Anne bebeği emzir, karnı aç,” diye birkaç kez tekrarlayınca zar zor gözlerini açıp yatakta doğruldu. “Olmaz olsun, yine mi ağlıyor,” dedi. Kucağına hiç almamıştı seni, ben vermek istedikçe hep itmişti. Annemin kolunda ağzınla aranıyor, bir türlü memeyi denk getiremiyordun. Meme ucunu tutup ağzına tıkıştırmaya çalıştım, tekrar tekrar denedim. Nihayet ağzından saydam bir sıvı taştı, bir iki çekiştirip bıraktın. Yine uyandırdım, biraz daha emdin. Seni beşiğine koymak için alırken çarşaftaki kan lekelerini gördüm. Annem önemsemedi.

“Bir şey olmaz. Bebeğin gazını çıkardıktan sonra dolaptan gecelik, çarşaf getiriver.”

“Doktora götürsün seni babam.”

“Gitmem bir daha o hastaneye, mahvoldum ben.” Terlemiş, saçları birbirine karışmıştı, garip, ilacımsı bir koku vardı üzerinde.

Yeni çarşaf serdim, üstünü değiştirmesine yardım ettim. Elimde kanlı eşyalarla dikildiğimi fark edince,

“Yıkamakla uğraşma, torbaya koy, çöpe at gitsin,” dedi. Titreyerek pikeyi üstüne çekip yattı.

Çöp torbalarını atmak için dışarı çıktım. Etraf çok sessizdi. Bahçe kapısını açınca Karabaş homurdandı. “Benim benim,” diye seslendim. Dönüşte ayva ağacının altına oturdum, Karabaş da gelip yanıma uzandı.  Sokak lambasının ışığında evimiz bir başka göründü.  Tamamlanamadan eskimişti. Çatıdan sızan sular isli çizgiler bırakmıştı duvarda. Havuzun yanı yıkılmış, içi çer çöp dolmuştu.  Evin bu haraplığına inat, borazan çiçekleri sarmıştı eski tahta kapıyı.  Ağaçlar meyve yüklüydü. Her bahar bir dal atıp uzamış kavaklar duvar olmuştu bahçenin etrafına. Kalın gövdeli söğütler korumak ister gibi evimizin üstüne kapanmıştı.

Bizim evin temeli ilkokula başladığımda atılmıştı. Söğütlü’ye yakındı, etrafında  pancar tarlaları vardı. Annem, “Ben bu yazının yüzüne taşınmam,” derdi. Her hafta sonu kamyona binip gelirdik. Temelin betonuna odaları çizmiştik. Büyük olduğum için istediğim odayı seçmeme izin verdiler. Bittiğinde filmlerde gördüğümüz içeriden merdivenli evlerden olacaktı. Annem, mutfağı, terası büyük istemişti. Yaldızlı koltuklar, halılar, fonlu perdeler alacaktık.

Temelin etrafına önce kavaklar dikildi, köşelere salkım söğüt, kuyunun yanına dut ağacı, armut, elma, kayısı, erik. Babam ağaçların dibini kazar, otlarını temizler, bütün gün çalışırdı. Fideleri sulamak bizim işimizdi. Tulumbayı dönüşümlü çekerdik. Ellerimiz kıpkırmızı olur, sırtımız ağrırdı. Suyun geriye kaçmaması için sürekli çekilmesi gerekirdi. Yorulduğumuz zaman çeşitli hilelere başvururduk. Tulumbayı hızlı hızlı çekip havada asılı bırakır, dinlenirdik. Bazen dinlenme süresi uzar, su kaçardı. Suyu geri getirmeye çalışırken kızardı ama hiç dövmezdi, “Kız çocuğu dövülmez,” derdi. Bu işten bir süre sonra bıkar yeniden başlardık söylenmeye.

Babam, “Yarım saat daha, bitiyor,” der işe dalar, bizi unuturdu. Bu yarım saat bir türlü geçmezdi.

“Niye böyle yapıyorsun, baktım ben, zaman doldu,” dediğimde,

“Kandırıyorum sizi,” derdi gülerek.

O zamanlar çok mutluyduk. Kamyon gençti, boyası parlak kırmızıydı. Dağlar, ormanlar vardı kasasında. Önüne de büyük harflerle ‘MAŞALLAH’ yazdırmıştı babam. Uzak şehirlerden yük getirirdi. Bir torba parayla gelir; annem sayar, ben de onlukları, beşlikleri ayırırdım. Sayım bittiğinde muhakkak bana yüklü bir harçlık verirdi. “Git kardeşlerinle harca,” derdi. Alınacak fazla şey yoktu, ben hep kitap alırdım, öbürlerine de top, bisküvi, bebek, şeker.

Kamyonumuzda yaşlanmış, rengi solmuş, evin gölgesinde duruyordu. Çocuklar çoğalınca kamyonu yenileyemedi babam. İşler azaldı. Bir türlü yaptıramadı bizim hayallerimizdeki evi. Birkaç ay kirayı ödemeyince ev sahibi, “Çıkın evimden,” dedi. Kalabalığız, diye kimse bize ev vermek istemiyordu. Babam, tamamını bitiremeyeceğini anlayınca iki odayla, mutfağı yaptırdı. Taşındık.

Ağacın altında bir an dalmışım. Bir hışırtı duydum yakınımda. Karabaş ayağa kalkıp etrafı dinlemeye başladı. Otların arasında kirpi ailesi dolaşıyordu. Korkum geçti. İçeri girdim. Babam uyanmış, mutfakta çorba içiyordu. “Annen nasıl,” diye sordu. Başka bir şey söyleyecekti, vazgeçti. Sakalı uzamış, yüzü kararmıştı.

“Annem hiç kalkmadı,” dedim, dikişlerinden kan sızdığından bahsetmedim.

Aklına yeni gelmiş gibi, “Bebek çok mu ağladı, sesi geliyordu, ” dedi.

“Şimdi uyuyor. Anneme vereceğim yine emzirsin.”

“Ben öğlen olmadan gelirim,” dedikten sonra evden çıktı. Kamyon, bir iki silkindi, yavaştan, zar zor hareketlendi. Ağır ağır yola döndü. Karabaş uzun uzun havladı arkasından.

Bebeği dinledim, hafif salladım, yaşıyordu. Annem sayıklıyordu. “Annemle bebeğe bir şey olmasın her şeyden vazgeçeceğim,” dedim içimden.

Çocukların üstünü örtmek için yatak odasına girdim. Birbirlerine sokulmuş uyuyorlardı. Hangisi bilmem birisi dişlerini gıcırdatıyordu. Yanlarına uzandım.

Sabah bebeğe bir şey olduysa, diye korkuyla kalktım yerimden. Annemin odasına girdim. Seni yatağın ortasına koymuşlar, annem, babam, çocuklar hayran hayran seyrediyorlardı. Rengin değişmiş, yüzün pembeleşmişti.

Babam, “Gel kızım, kamyonu sattım. Okul için ne lazımsa al,” deyip cebinden çıkardığı bir tomar parayı uzattı.

 

Hülya HACIZADE

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir